13 Nisan 2020 Pazartesi

1 Mayıs 2012 İstanbul İzlenimleri- Çerkes, Gürcü ve Laz Aydınların İradî Beraberliği






(Ön Açıklama: Bu makale 2 V 2012’de yazıldı; ilk defa yayımlıyorum.)

Dün 1 Mayıs kutlamalarındaydım. Çeşitli kortejlerle yürüdüm; Türkçe, Gürcüce, Çerkesçe, Kürtçe ve Lazca sloganlar attım. Geçmişi düşündüm. Şimdi aramızda olmayan arkadaşlarımı hatırladım. Onları hatırlarken gözlerim buğulandı. Sanki bir köşeden dönüp gelivereceklermiş gibi hissettim bazen. Eski dostları da hatırladım; şimdi dost olmayanları da. İki yüzlüleri de hatırladım; burada böyle, orada öyle.

1993’den bu yana zaman dilimi gözümün önümle geçti hep. Birden Yüksel Yılmaz’ı hatırladım. Benim için Arheveli İsmail gibi biri. Arheveli İsmail gibi yiğit. Arheveli İsmail gibi unutulan ve ısrarla unutturulmaya çalışılan önemli bir figür; gerçek bir kahraman. Dün tam Taksim Meydanı’na girerken, Laz giysileri ve kolunda tuttuğu atmacasıyla bizi karşıladığını düşündüm Onu. Çoğunuzun tanımadığı, tanıyanların ise, vefasızlık gösterdiği Yüksel Yılmaz.

1993 yılında tanıdım onu; Haziran’dı. O zamanlar dostum Ahmet Hulusi Kırım’ın ofisinde karşılaştım ilk olarak onunla. Kimi cahil Lazlar aydınlarının tutum ve davranışlarına karşı sessiz kalmamasıyla dikkatimi çekmişti. O aydınlara sözüm yoktu; kendilerini taa baştan çözmüştüm. Onlarla yemek bile yenmezdi. O ofise giden kararsız Laz aydınlarını etkilemek istiyordum.  Lazlara yönelik bir dergi çıkarma fikrim vardı. Bu fikre taraftar bulmak istiyordum. O ofise gidiş- gelişlerimi sıklaştırdım. İşte o zaman diliminde aramızda hep konuşurduk. Lazlar aydınları olarak, 1 Mayıs kutlamalarına katılmayı aramızda katılmayı konuşurduk. Nedense birileri bu fikri hep erken bulurdu! Yayınlamayı hayat ettiğimiz Türkçe ve Lazca kitaplarla TÜYAP Kitap fuarına da Laz aydınları olarak katılmayı hayal ederdik! Salonlarda toplantılar yapmayı da hayat ederdik hep. Bir gün bunları yapabileceğimizi düşünürdük. Yüksel Yılmaz da, “Ben de eski Laz giysileri ve atmacamla katılırım,” derdi. Hoşumuza giderdi. Gözlerim buğulanırdı; yalansız, dolansız, içten pazarlıksız, saf duygularımla. İşte bu sebeple olacak Yüksel Yılmaz’ı o haliyle hatırladım dün. Yalnızca onu değil Osman Topçuoğlu da, Safiye Hanım da, İskender Tzitaşi de, Hasan Helimişi de, Kâzım Koyuncu da bizimleydi dün. Ahmet Özkan Melaşvili ve Hayri Hayrioğlu da bizimleydi. Orada, ötede, bulutların ardında yüksek bir yerden bize gülümsüyorlardı.

Şimdi aramızda olmayan, ölen dostlarımız, arkadaşlarımız bize gülümsüyorlardı. Çünkü önemli bir ilki gerçekleştirmiştik. Gürcü, Çerkes ve Laz aydınları birlikte yürüdük. Fikirlerimizle, değerlendirmelerimizle; iradî duruşumuzla bir ilki ve bir başlangıcı gerçekleştirdik. 1 Mayıs 2012 Salı günü; Çerkes, Gürcü ve Laz aydınları açısından önemli bir gün.

“Yaşasın Halkların Kardeşliği” oldukça kaypak bir ifadedir. Bu sloganı binlerce defa atmama rağmen, hiç sevmem. Nevzat Kaya’nın da sıkça kullanımıyla, “Yaşasın Halkları Kardeşleşmesi”, bu durumda en doğru olan slogandır. Türkiye’de entelektüel birikim yoktur; taklitçilikle vaziyet idare edilir. “Yaşasın Halkların Kardeşliği” sloganla geçiştirilir. Öyle olduğu için de klişe kimlikleri dışında ne Gürcüler ne Çerkesler ve ne de Lazlar lâyıkıyla tanınır; bilinir; ne de hak ve hukukları sahiplenilir. Sol da, sağ da Gürcüyü, Lazı, Çerkesi hep resmî ideoloji ve resmî tarih tezleriyle algıladı. Böyle olunca da Lazlar, Çerkesler ve Gürcülere yönelik politikaları hiç olmadı. Sol ise, konuyu hep “Yaşasın Halkların Kardeşliği” sloganıyla geçiştirildi. Sağ, büyük ölçüde aynı resmî ideoloji ve resmi tarih tezlerinin ısrarcılığına devam ediyor. Sol’un bir kısmı onları yakından izliyor. Bir kısım sol ise, kendi Laz aydınlarını, kendi Çerkes aydınlarının ve kendi Gürcü aydınlarını devşirme telaşında. Yine aynı sloganı atıyorlar: “Yaşasın Halkların Kardeşliği”  

Gürcü aydınları, Çerkes aydınları ve Laz aydınları kimsenin umurunda değil. Onların kimlik mücadelesi, kimsenin umurunda değil. Ancak bizler için dilimiz, kimliğimiz önemli ve kendimizi kimliğimizle geleceğe taşımak istiyoruz. Ne yapmalıydık?  Birileri tarafından yedeklenmek istemiyorsak, başkası ve başkasının değil, kendimiz olacağız. Gürcü aydınları, Çerkes aydınları ve Laz aydınlarının, bugün sayıları az da olsa iradî olarak bir araya gelmeleri ve 1 Mayıs’a katılmaları önemlidir. Bu iradî bir hareket, yalnızca Türkiye’de kimlik mücadelesi vermekle kalmayacak, Kafkasya için de önemli bir cephe olacak, eğer tutarlı olabilirse. Kafkasya’ya yönelik de dostluk, kardeşlik ve barış mesajları verebilir. Kimse hayal görmesin. Vahşi kapitalizmin ve emperyalizmin saldırısı altındayız. Tek kutupluluk zincirine vurulduk. Ancak bir arada durabilirsek hem Türkiye’de ayakta kalabiliriz hem de Kafkasya için önemli bir mesaj verebiliriz. Kimse kendisini dev aynasında görmesin. Yoksa hep birlikte yok olacağız!

Gürcü aydınlarının da,  Çerkes aydınlarının da, Laz aydınlarının da çok önenli bir engelleri var: grupçuk taassubu ve küçük burjuva kariyerizmi. Bu hastalıklar;  Gürcü,  Çerkes ve Laz aydınlarının kendi içlerindeki birliğe ve hepsinin beraberliğine en büyük engel.Ümit ederim, bu kötü huy, bu 1 Mayıs beraberliğinde de nüksetmez.

Ben; Gürcü,  Çerkes ve Laz aydınlarının beraber duruşlarını önemsiyorum. Naçizane neredeyse 20 yıldır bunun çabasındayım. Bu benim fantazim değil. Hayatın dayattığı bir gerçeklik. Özellikle Gürcü aydını diye bilinen insanlara 20 yıldır çeşitli vesilelerle bu düşüncemi dile getirdim. Ancak onlar Gürcistan gezileri ve yaptıkları ticaretle o kadar meşguldüler ki, yalnızca “Lazların, Gürcü; Lazcanın da Gürcücenin bir diyalekti” olduğuyla ilgileniyorlardı!  Konu mankeni kullanımlarını siz dikkate almayın. Sonuç: koca bir fiyasko. Ancak Gürcü Kültür Merkezi’nden Fazlı Kaya’yı tanımamla her şey değişti. İlk kafa yoran bir Gürcü aydını tipiyle karşılaştım. Ardından da Nevzat Kaya ile tanışmam, onların söylem ve davranışları Gürcü ve Lazların kardeşleşme süreçlerine ilişkin bende yeni umutlara yol açtı. Nitekim bunu dün yaşadık. İnşallah hep bu yolda kalırlar.

 Erol Karayel ile Abhazya’ya giderken, Ritza adlı geminin güvertesinde tanıştım, tam da Karadeniz’in ortasında. Yıl 1994’tü. O zamandan beri bir dostluğumuz var. Lazlar konusuna vakıf bir insan. 1994’te, Abhazya’da el yazımla tuttuğum notlar ve daktilo edilmiş hali arşivimdedir. Henüz yayınlamadım. 2005 ve 2006’da  Gürcistan’a gittiğimde tuttuğum notlarım da makale haline gelmeyi bekliyor.     

3 Temmuz 2011’de Gürcü Kültür Merkezi tarafından İnögöl ve Hayriye’de düzenlenen Hayri Hayrioğlu ve Ahmet Özkan Melaşvili’yi anma toplantılarına katılmam ve yaptığım konuşmalarım da; 25- 26 Şubat 2012’de Çerkes Hakları İnsiyatifi tarafından  Kocaeli, Derbent’te düzenlenen Çerkes Çalıştayı’na katılmam ve yaptığım kısa konuşma  da; 14 Temmuz 2011 ve 19 Şubat 2012’de Lazika Yayın Kolektifi tarafından Kadıköy’de düzenlenen toplantılara katılmam ve yaptığım konuşmalarım da hep Çerkes, Laz ve Gürcülerin kardeşleşmesine ve Çerkes, Gürcü ve Laz aydınlarının iradî beraberliklerine hizmet amacı gütmekte. Bu amaçla; bu 1 Mayıs’a Gürcü, Laz ve Çerkes aydınlarının iradî olarak birlikte katılmaları konusunu Demokrat Gürcüler Platformu’ndan Nevzat Kaya, Çerkes Hakları İnisiyatifi’nden Erol Karayel ve Lazika Yayın Kolektivi’nden İsmail Avcı ve Mustafa Çupina’ya açtım. Hepsinden olumlu cevap alınca bağlantıları kurup aradan çekildim. Böylesi bir ortak duruşun hem 5 Temmuz 2012 Ahmet Özkan Melaşvili anmasında hem de 7/ 8 Ağustos 2012 “Rusya- Gürcistan” Savaşı duruşunda etkili olabilmesi umudumu da kendilerine ilettim. Hem Türkiye’deki kimlik mücadelesinde hem de Kafkasya’da barış mücadelesinde böylesi bir cüretin önemli olduğu düşüncesindeyim. Biliyorum; engel çok. Ancak Laz, Çerkes ve Gürcü aydınlarının beraber duruşu birçok anlamda önemlidir.

Dün sabah oldukça erken uyandık. Ben de, eşim de 1 Mayıs kutlamalarına katılacaktık. Kahvaltı ettik. Hazırlandık. Ben facebook duvarımdan, günün anlam ve önemine binaen bazı Lazca ve Türkçe klipleri paylaştım. Türkçe ve Lazca 1 Mayıs kutlamaları yazdım. Bunlara Kortuli Anbani ile de düzenledim. Soğuk bir gün olacakmış gibi hissettim. Ceketimi de giydim. Eşim, Yazarlar Sendikası üyesi olduğu için o kortejde yürüyecekti. Ben ise, Çerkes, Laz ve Gürcülerin oluşturduğu kortejde.  Bir gün önceden plânlamıştım. Topkapı, Cevizlibağ’dan Mecidiyeköy’e gidecek, oradan da yürüyerek Cevahir İş Merkezi civarındaki kendi kortejlerimize iltihak edecektik. Olmadı. Taksim otobüsüne bindik. Halk otobüsü. Hesapta Şişhane’ye gidecek, oradan da metro ile Mecidiyeköy’e ulaşacaktı.  Oldukça kalabalıktı. Oturanlar çoğunlukla gençlerdi. Ayakta yolculuk yapan ve bizim gibi yaşı elliyi çoktan aşmış insanları hiç görmüyorlardı. Kimi uyuklama numarası yapıyordu. Kimi cep telefonuyla konuşuyor kimi de cep telefonlarıyla mesaj yazıyordu. Merak ettim. Acaba kaçı 1 Mayıs’a katılacaktı? Otobüsün şoförü oldukça acemiydi. Âni duruş ve kalkışlar yapıyordu. Önünü, arkasını hesaplayamıyordu. Âni frenler bizi rahatsız etti. Boş bir yer için bakındım. Bari eşim ayakta kalmasaydı. Manzara aynıydı. Gençler duymuyor ve görmüyordu. Hâlâ cep telefonlarını kurcalayıp duruyorlardı. Tam Zeyrek Camii, Bizans dönemi adıyla Pantokrator Manastır Kilisesinin önüne gelmiştik ki,  trafiğin Unkapanı Köprüsü’ne kadar açık olduğunu, Polisin,  araçların Eminönü yönüne yönlendirdiğini öğrendik. Doğru muydu acaba? Mecburen İMC son blok civarında indik. Yürüyerek Unkapanı Köprüsü’nü geçecektik. Mecburen Şişhane metro istasyonuna kadar yürüyecektik. Neyse fazla bir yol değildi. Bizim gibi birçok kişi köprüyü yürüyerek geçiyor, Şişhane yokuşunu tırmanıyordu.

Artık Şişhane yokuşundaydık. Şunun şurasında beş dakikalık yolumuz kalmıştı metro istasyonuna. Kimi zaman Kürtçe, kimi zaman Türkçe sloganlar atan kortejlerin içinde yer ala ala istasyona vardık. Bizi acı bir sürpriz bekliyordu. Metro çalışmıyordu. O anda başımdan aşağı kaynar bir kazan su döküldü. Üşümeyeyim diye giydiğim ceket şimdiden ağır gelmeye başladı. Şimdi yürüye yürüye Mecidiyeköy’e, Cevahir İş Merkezine kadar yürüyecektik. Anlayacağınız dün en fazla yolu eşim ve ben yürüdük. Önce Unkapanı’ndan Mecidiyeköy’e. Oradan da Taksim’e. Mecidiyeköy’e yürümek çok zor oldu. Kaldırımlar çok kalabalıktı.

Britanya Konsolosluğu önünden Galatasaray’a oradan da İstiklal Caddesi’ne yöneldik. Telefonum çaldı. Nevzat Kaya idi. Nerede olduğumu sordu. Durumu anlattım. İn cin top oynuyordu. İstiklal Caddesi’ne acılan kimi sokaklarda üç-er beşer polis vardı. Hepsi o kadar. Fransız Konsolosluğu önünde bir polis barikatı vardı. Oradan geçtik. Polisler son derece nazik davrandılar.  Yolun her iki tarafındaki kaldırımlar metal çitlerle perdelenmişti.

Harbiye Orduevi önüne gelmiştik ki, Taksim’e doğru ilerleyen ilk kortejle karşılaştık. Osmanbey tarafına ulaştığımızda artık kortejlerin ardı arkası kesilmiyordu. Her yer ana-baba günü.  Eşim, zamanında Yazarlar Sendikası kortejine ulaşamadığı için üzülüyordu. Şişli Atatürk evi civarında kortejini bulduk. İlk göze çarpan eski tanıdık Sezai Sarıoğlu idi. Kısa bir sohbetten sonra, eşimle vedalaştım. Kortejimi bulmak için Mecidiyeköy istikametine doğru adımlarımı sıklaştırdım. Derken Nevzat Kaya’dan bir telefon daha geldi. Cevahir İş Merkezine ulaşmak üzere olduğumu söyledim. Nihayet oradaydım. Ne var ki, bir türlü ne Lazlardan ne Gürcülerden ne de Çerkeslerden kimseyi görebildim. Nevzat Kaya’yı aradım. Tarif aldım. Bulamadım. Bir telefon daha. Nafile. Bir ileri bir geri gidiyorum. Bir öteye bir beriye bakıyorum. Sabit bir noktada durup bildiri dağıtan gençler, ben her önlerinden geçişimde bana bildiri verip duruyorlar. Kırmamak için alıp cebime yerleştiriyorum. Eve gelince ceplerimi boşalttım. Bir de baktım ki kimi bildirilerden üçer- beşer tane!

Burada dikkatimi çeken Lazuri Mektebi oldu. Pankartları, flama ve sloganlarıyla ve düzen ve tertipleriyle organize bir görüntü veriyorlardı. Lazca sloganları hoştu. Bir ay kadar önce Lazuri Mektebi’den Pınar Bayraktar, aktivitelerine katkı sunmam için internet üzerinden bağlantı kurdu.  Kendisiyle de görüşmek üzere Kadıköy’e geçtim. Yurt dışındaymış. Görüşemedik. Daha sonra telefonla aradı. Bir yirmi dakika kadar konuştuk. Aktivitelerine katılma konusunu somutlaştırma teklifini yineledi. Ben konuya yaklaşımımı kendisine ilettim.  En son olarak da 1 Mayıs’a kendileriyle katılma teklifinde bulundu. Kendisine Lazca sloganlar ve Hasan Helimişi’nin bir klibini internet üzerinden gönderdim. Kendisini Lazuri Mektebi kortejinde görüp tanışma imkânım olmadı.

Nihayet tanıdık bir yüzle karşılaştım. Orhan Sapan.  El sıkıştık. Öpüştük. Sonunda Nevzat Kaya ve Ardından da Fazlı Kaya ile karşılaştık. Kucaklaştık. Uzaktan Mustafa Çupina ve Erdal Bayrakoğlu’nu gördüm.

Bir başka tanıdık yüz ile karşılaştım; Erol Karayel. Ardından Ergün Güldal, Kenan Kaplan ve Murat Özden. Hepsiyle kucaklaştık. Madem Çerkes, Laz ve Gürcülerin bu ortak duruşlarında tuzum vardı. Çerkeslerin de, Gürcülerin de, Lazların da kortejlerinde yürümeliydim. Öyle de yaptım. “Anadolu Daha Kaç Dile Mezar Olacak?” sloganını taşıyan Çerkes arkadaşlara katıldım ilk olarak. Sağımda Erol Karayel; solumda Murat Özden, onun solunda Ergün Gürdal.

Hava daha da ısındı. Milim milim ilerliyorduk. Durmadan resimlerimizi çekiyorlardı. Kameralar, fotoğraf makinaları hiç durmadı. Eylem Bostancı, İsmail Avcı Çerkes kortejindeki yürüyüşümü fotoğraflarıyla ölümsüzleştirdiler. Mecidiyeköy’den neredeyse Kurtuluş sapağına kadar Çerkes arkadaşlarla yürüdüm. Daha sonra Gürcü arkadaşların kortejine geçtim. Hayri Hayrioğlu’nun portresini taşıdım. Hayri Hayrioğlu’nun elde kalan tek fotoğrafı. Çocuklarında bile başka fotoğrafı yokmuş. Oğlunun marangozhanesinde çıkan yangında bütün fotoğrafları yanmış. Şu anda taşıdığım fotoğrafın aslını  bir gece önce Fazlı Kaya’ya ben göndermiştim. Sağ olsun; büyültmüş, çoğaltmış. Laz, Çerkes ve Gürcülerin birlikte yürüyüşünde anlamlı bir değer davranıştı Hayri Hayrioğlu’nu hatırlamak. Bir ara Haldun Özkan’ı aradım. Konuştuk. Ancak onu bizim üçlü korteje çekemedim. Etraf ana-baba günüydü. 

Hemen arkamızda da Tanura flaması ardında yürüyen Lazlar. Bir süre sonra da onlarla yürüyecektim. Hep birlikte sloganımızı atıyoruz: “Gaumarcos P̆irvel Maiss!” (“Yaşasın Bir Maiss!”) Bir süre sonra hemen arkamızdan Lazca bir slogan yeri göğü titreriyor: “Sudas ar Maisi” (“Yaşasın Bir Mayıs”). Ardından bir başka Lazca slogan duyuluyor: “Nena Şuni Va Ğurasen”   (“Dilimiz Ölmeyecek”). Lazca sloganlarda davudî  bir ses önce geçiyordu. Bu sesin sahibi Erdal Bayraktar’dan başkası değildi.  Gürcülerin kortejine, daha doğrusu Türkiyeli Gürcüler Platformu’nun kortejine geçtikten sonra daha hızlı yol almaya başladık. Orduevi önünde Taksime gidiş- geliş yolu ortadan ağaçlarla doğal olarak ikiye bölünüyordu. Yürüyüş kolu orada, yolun solunda çakılıp kalmıştı. Yolun sağı, yani Notre Dame de Sion Fransız Lisesi tarafı nispeten daha sakindi.  İşte o noktada Gürcü arkadaşlar kortejimizin yönünü yolun sağına çevirdiler. Bu sağa sapma, Lazuri Mektebi’nin Gürcü, Laz ve Çerkes kortejlerini kendilerindenmiş gibi gösterdiğine inanmalarından kaynaklanıyor. Bu konuda tepki duyuyorlar. Gel gör ki, Lazların hemen arkasından gelen Çerkes Halkları İnisiyatifi korteji Lazuri Mektebi’nin arkasında sola saptığı ve arkasından gelen bir başka kortej de ister istemez blokaj oluşturduğu için bizi izleyemediler. Orada çakılıp kaldılar.

Çerkes arkadaşlar da, Laz arkadaşlar da, Gürcü arkadaşlar da Lazuri Mektebi’ye eleştirileri var. Mırıldanıp duruyorlardı.  Daha önce de Demokrat Gürcüler Platformu’nun adının kendilerinden habersiz olarak “Halkların Anayasası” bildirgesinde yer aldığına da vurgu yapıyorlar. Onları oportünist davranmakla suçluyorlar. Arada bir yanlış anlama olduğu anlaşılıyor. Böyle bir durum varsa, bu daha fazla büyümeden, sorun halini almadan ve dostluğa zarar vermeden konuşulmalı ve çözüm yolları aranmalı. Ne diyeyim?!

 Sayının bir anlamı yok. Lakin yer gök insan. İğne atsan yere düşmez. 1 Mayıs’ı İstanbul’da kutlayacak bu kadar insanın olabileceği hiç aklıma gelmemişti doğrusu. Her renk, her katman kendisini burada ifade etmenin yolunu arıyordu.

Bir ara Gürcü arkadaşlar, Çerkes Hakları Platformu’ndan arkadaşlara yeniden üçlü kortejimizde yer almaları için haber yolladılar. Çerkes arkadaşlar bulundukları yerde sıkışıp kalmışlardı. Bir huruç harekâtı yapmalarının pek mümkün olmadığı bilgisine ulaştık.

Çerkes Hakları İnsiyatifi,  Türkiyeli Gürcüler Platformu ve Tanura Laz Kültür Dergisi imzalı  “Anadillere Anayasal Güvence” başlıklı ortak flamanın solunda ben sağında Nevzat Kaya, Taksim Meydanına doğru uygun adımlarla ilerliyoruz. İkişerli, üçerli gruplar yanımıza geliyor. Bizi tebrik ediyorlar, fotoğraflarımızı çekiyorlar. Her halde hayatımda hiçbir zaman bu kadar çok insanın çektiği fotoğrafta ve kamera kayıtlarında asla yer alamayacağım!

Nihayet Taksim’e vardık. Taksim’de gençler çoğunluktaydı. Meydanda bir organizasyon bozukluğu hemen göze çarpıyordu. Tertip komitesinin böylesi bir kitleyi kucaklayacak öngörü ve donanımdan yoksun olduğu da hemen göze çarpıyordu. Ancak onlar da ne yapsı?! Ümit ederiz, Tertip komitesi gerekli değerlendirmeleri yapar ve 2013 1 Mayıs’ı daha görkem ve anlamına uygun olarak kutlanır.

Kuşkusuz bizim üçlü kortejimizi oluşturan Çerkes Hakları İnsiyatifi,  Türkiyeli Gürcüler Platformu ve Tanura Laz Kültür Dergisi’nden arkadaşlarımız da 1 Mayıs 2012’yi değerlendireceklerdir. Bu değerlendirmeyi ortak bir metinle kamuoyuna duyuracaklarını ümit ediyorum.  Böylece de hem Türkiye’deki kimlik mücadelesinde hem de Kafkasya ile ilgili konularda kardeşleşme yolunda daha anlamlı ve kalıcı adımlar atabilecekler. Başka ne diyeyim?! ( 2 Mayıs 2012)